• Ocak 31, 2024

Soruşturma Evresi ve İddianame

soruşturma evresi ve iddianame

Soruşturma Evresi ve İddianame

Soruşturma Evresi ve İddianame 700 465 yel90

1412 sayılı CMUK dönemindeki bazı sakıncaları ortadan kaldırmak ve hukuka uygun şekilde yargılama yapılmasını sağlamak adına yeni bir kurum olan iddianamenin iadesi hukuk sistemimize dâhil olmuştur. Bu kurumun sistemimize dâhil olmasıyla birlikte bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Örneğin, ara muhakeme evresinin hukuki niteliği, kamu davasını açmaya kimin yetkili olduğu gibi sorunlar ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda öncelikle bu sorunlara değinilecek olup, sonrasında CMK m. 170/3 vd. kapsamında iddianamede bulunması gereken şekli ve maddi özellikler öğreti ve uygulama ışığında incelenerek bu konuda yaşanan tartışmalara yer verilecektir.

SORUŞTURMA EVRESİ HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME

Ceza muhakemesi hukuku bir kişinin suç işleyip işlemediğinin nasıl tespit edileceğini ve yargılama faaliyetinin nasıl yürütüleceğini gösteren, kamu hukukunun bir alt dalıdır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 1’de Kanunun kapsamı belirtilmiştir.

Ceza muhakemesi hukuku iddia, savunma ve yargılama makamlarından oluşan, muhakeme faaliyetinin kolektif bir şekilde yürütülmesini sağlayan hukuk dalıdır. Bu hukuk dalında hem suç işlenip işlenmediğinin nasıl tespit edileceği hem de yargılama faaliyetinin nasıl yapılacağı belirtilmekte, başka bir ifadeyle “nasıl” sorusuna cevap aranmaktadır. Bununla birlikte, muhakeme sürecine katılan ve Kanunun 2. maddesinde ve diğer ilgili maddelerde yer alan kişilerin (örneğin şüpheli, sanık, vekil, müdafi, şikâyetçi, suçtan zarar gören, bilirkişi, tanık, Cumhuriyet savcısı, kolluk vb.) hak ve yetkilerini düzenlemektedir.

Soruşturma evresinin iki temel işlevi olduğu ifade edilebilir. Birinci işlev hazırlayıcılıktır. Kovuşturma evresinin hukuka uygun şekilde ve makul sürede bitirilmesi noktasında soruşturma evresi bir hazırlık görevi görmektedir. İkinci işlev ise, elemedir. Bu işlev, hangi vakıalarda iddianame düzenleneceğini, hangilerinde kovuşturmaya yer olmadığı kararı verileceğini belirtir. Basit (başlangıç) şüphe ile soruşturma evresi başlayacak, sonunda ise yeterli şüpheye ulaşılır ise iddianame düzenlenecek ve söz konusu vakıa böylelikle kovuşturma makamının önüne gelecektir. Aksi halde, yeterli şüpheye ulaşılamadığı takdirde kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile soruşturma evresi sona erecektir. Eleme işlevi ile C. Savcısı delilleri hukuka uygunluk süzgecinden geçirerek belli bir yoğunluğa gelip gelmediğini takdir edecektir. Süzgeçten geçen deliller somut vakıa açısından yeterli şüphe derecesine yol açacak ise, bu durumda iddianame düzenleyecektir.

C. Savcısı suç işlendiğini öğrenir öğrenmez maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve adil bir yargılama yapılması için kamu adına, şüphelinin lehine her zaman araştırma yapmak, yani delil toplamak ile yükümlü olup; şüphelinin haklarını koruyan, yeterli şüpheye ulaştığı takdirde iddianame düzenleyen, kamu davasını takip eden ve bazı durumlarda takdir yetkisini kullanan kamu görevlisidir. Soruşturma evresindeki bu faaliyetin amacı, şüphelinin somut delil olmadan sanık konumuna getirilmesinin önüne geçmek ve yapılacak kovuşturmada değerlendirilecek delilleri güvence altına almaktır. İddia faaliyetini yürüten C. Savcısı, ceza muhakemesinde uyuşmazlık konusu olayın yargılama makamı olan mahkemelerin önüne getirilmesi ve orada yürütülmesi fonksiyonunu icra etmektedir. Diğer bir ifadeyle, iddia makamı yargılama makamını harekete geçirmektedir.

Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararları çerçevesinde değerlendirilecek olursa, ceza muhakemesinin amacı maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak şekilde net olarak ortaya çıkarılmasıdır. Bu açıdan CMK adil, hakkaniyetli ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı hedeflemektedir. Bundan dolayı, hüküm kesinleşinceye kadar değerlendirmeye tabi tutulan delillerin maddi gerçeği tam olarak yansıtması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, adalet terazisinin tam olarak dengede olabilmesi için hukuka uygun olarak elde edilen tüm delillerin araştırılması ve tartışılması gerekmektedir. Bu noktada en büyük görev soruşturma evresinin söz sahibi olan C. Savcısına düşmektedir.

Ceza muhakemesi temelde soruşturma ve kovuşturma evresi olmak üzere iki, CMK m. 174’te iddianamenin iadesi kurumunun getirilmesiyle oluşan ara muhakeme (iddianamenin değerlendirilmesi) evresiyle birlikte üç evreden oluşmaktadır. CMK m. 2’ye göre, soruşturma evresi yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evredir . Özbek/Doğan/Bacaksız’a göre, soruşturma evresinin tanımında yer alan “şüphenin öğrenilmesi” ifadesi hatalı olup, “bir suçun işlendiğinin öğrenilmesi” şeklinde olması gerekirdi.

Soruşturma evresinin amacı, somut olaydaki şüpheyi tamamen ortadan kaldırmak veya maddi gerçeği tespit etmek değildir. Çünkü bu evredeki amaç, C. Savcısının kamu davası açılıp açılmayacağı yönünde karar vermesini sağlamak, şayet kamu davası açılacak ise, buna hazırlık yapmaktır. Böylelikle, C. Savcısı yeterli şüpheye ulaşarak iddianame düzenlese dahi, fiil ve fail üzerindeki şüphe devam edecektir.

Soruşturma evresinin ceza muhakemesinin ilk evresi olması nedeniyle en önemli işleve sahip olduğu ifade edilebilir. Çünkü suç delillerinin toplanıp muhafaza altına alındığı evre burasıdır. Ayrıca, soruşturma evresinin var oluş nedeni kamu davasının açılmasına gerek olup olmadığının tespit edilmesidir . Soruşturma evresi temelde iki şekilde sona erer. Bunlar; kovuşturmaya yer olmadığı (kovuşturmama , takipsizlik) kararı (CMK m. 172) ve kamu davasının açılmasıdır . CMK m. 172/1 uyarınca, C. Savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması (ölüm, zamanaşımı, af vb.) hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir . Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir. CMK m. 170/2 (StPO § 170/1)  uyarınca ise, soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe  oluşturuyorsa; C. Savcısı bir iddianame düzenler . C. Savcısı suç işlendiği iddiası ile başlattığı soruşturmada şüphelinin lehine ve aleyhine tüm delilleri topladıktan sonra değerlendirme  yapacak ve diğer muhakeme şartlarının varlığı yanında, ayrıca yeterli şüpheye  de ulaşır ise, iddianame hazırlayarak mahkemeye verecektir. Yine C. Savcısı somut olayın hukuki değerlendirmesini yaparken bağımsız olup, mahkeme içtihatlarıyla da bağlı değildir . Yeterli şüphe , eldeki deliller ışığında kişinin mahkûm olma ihtimalinin beraat etme ihtimalinden fazla olmasıdır . Başka bir ifadeyle, somut olayda fail hakkında mahkûmiyet kararı verilme olasılığının % 51 olması demektir . C. Savcısı adil yargılanma hakkı, soruşturmanın gizliliği, şüphelinin lehine delil toplamak gibi hususları dikkate alarak soruşturmanın ne kadar süreceğine ve ne zaman sona ereceğine kendisi karar verecektir . Ayrıca, C. Savcısı lehe ve aleyhe tüm delilleri topladıktan sonra herhangi bir suçun işlenmediği sonucuna ulaşır ise, delilleri değerlendirmesine de gerek kalmayacaktır . Maslahata uygunluk ilkesi  olarak da nitelendirilen ve CMK m. 171’de düzenlenen kamu davasını açmada takdir yetkisi bakımından ise, birinci fıkra kapsamında verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararı  ile de soruşturma evresi sona erebilir. İkinci fıkrada düzenlenen kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı  soruşturmayı sona erdirmeyen, soruşturmaya ara verme nedeni olarak kabul edilen bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu karar çerçevesinde, kanunda öngörülen süre içerisinde şüpheli kendisine yüklenen yükümlülüklere uyduğu takdirde hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilecektir. Şayet yükümlülüklere uymaz ise, hakkında iddianame düzenlenecek ve mahkeme tarafından da kabul edildiği takdirde kamu davası açılacaktır. Böylelikle, bu durumda da soruşturma evresi sona ermiş olacaktır .

CMK m. 160 uyarınca, C. Savcısı ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. C. Savcısı maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.

İddia makamını temsil eden C. Savcısı suç işlendiğini öğrendikten sonra işin esasını araştırmaya başlar. C. Savcısı yeterli şüpheye ulaştığı takdirde iddianame düzenler ve bu iddianame ile mahkemeden sanığın suçlu olup olmadığının tespitini, suçluysa cezalandırılmasını talep eder . Böylelikle, iddianamenin mahkemeye verilmesi sonucu ara muhakeme evresine geçilmiş olur. Ara muhakeme evresi sonucunda mahkeme tarafından iddianamenin kabulü kararı verilir ise, kovuşturma evresi  başlar ve şüpheli sıfatına sahip olan kişi sanık sıfatını kazanır. Yargılama makamı olan mahkemelerin dava açılması sonucu harekete geçmesi davasız yargılama olmaz ilkesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, yeni CMK ile adli kolluk C. Savcının emrine verilmiştir. CMK m. 160/2’de “…emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle…” ifadesinden bu sonucu çıkarabilmekteyiz . Yeni CMK sisteminde C. Savcısı soruşturma evresinin imparatoru  olarak nitelendirilerek, artık soruşturma evresinin tek karar merkezi haline gelmiştir. Başka bir ifadeyle, yeni CMK sistemi C. Savcısı odaklı bir sistem haline dönüşmüştür.

CMK m. 170/1 (StPO § 152/1 ) uyarınca, kamu davası açma görevi C. Savcısına aittir. Başka bir ifadeyle, kamu davasının açılmasında devleti temsilen yetkili makam C. Savcısıdır . Bundan dolayı, iddianamenin davacı kısmında “K.H” (kamu hukuku) , hükmün başına da “Türk Milleti adına”  ifadesi yazılmaktadır. Aynı zamanda kamu davasının mecburiliği ilkesi  çerçevesinde bu yetkinin C. Savcısına ait olduğu ifade edilebilir. Bu ilke, C. Savcısının keyfi hareket etmesini engellemekle birlikte, eşitlik ve adaletin de gerçekleşmesine yardımcı olur . Söz konusu ilkeye bağlı olarak, C. Savcısı yeterli şüphenin yokluğu veya iddianamedeki eksikliklerin varlığı halinde, haksız kamu davası açmamakla da yükümlüdür . Çünkü şüpheli hakkında düzenlenecek olan haksız bir iddianame hak ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu kuralın istisnasını CMUK m. 344 vd. maddelerinde düzenlenen şahsi dava usulü teşkil etmekteydi. Ancak, 5271 sayılı CMK ile şahsi dava usulü kaldırılmıştır. Böylelikle, C. Savcısının yetkisi mutlak şekilde kabul edilmiştir . Diğer bir deyişle, kamu davasının C. Savcısı tarafından açılması devletin iddia tekeli  ile ilgili bir husustur. Bu iddia tekeli hem devletin sübjektif cezalandırma hakkını hem de devletin kamu düzenini sağlama görevinin yansıması olduğu söylenebilir. Bundan dolayı, ceza yargılamasının kamusallığı ilkesi uyarıca, devlet tekelinde bulunan bu yetki C. Savcısı vasıtasıyla kullanmaktadır . Ayrıca, bu iddia tekelinin katı bir niteliğe haiz olduğu ifade edilebilir .

Devletin söz konusu tekel yetkisi dar ve geniş anlamda değerlendirilebilir. Geniş açıdan tekel niteliğindeki iddia görevi; soruşturma, kamu davası açma ve kamu davasını yürütme (takip etme) şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Dar anlamda ise, iddia tekeli dendiğinde genel olarak sadece kamu davasının açılması şeklinde anlaşılmaktadır .

KAMU DAVASINI AÇAN & AÇMA ARACI OLAN BELGE (İDDİANAME)

Yeni CMK, kamu davasının özünün iddianame olduğu gerçeğine dayanmaktadır . İddianame, kelimenin sonundaki name sözcüğünden türeyen bir kavramıdır . Bu kavram yazılı bir belge , yazılı bir iddia , iddia makamının mütalaası  veya iddia makamının soruşturma neticesinde elde ettiği deliller çerçevesinde vardığı sonucu gösteren görüş şeklinde nitelendirilmektedir . Başka bir ifadeyle, C. Savcısının kovuşturmayı yapacak olan mahkemeye verdiği ve görevli mahkemeden kovuşturmanın başlamasını istediği belgedir . İddianame sayesinde C. Savcısı olaya ilişkin görüşlerini ortaya koymaktadır. Çünkü mütalaa niteliğine haiz belgeler bağlayıcı olmadığından dolayı, C. Savcısı kamu davası açıldıktan sonra duruşma esnasında esas hakkındaki görüşünü değiştirebilir . Hatta iddianamede sanığın cezalandırılmasını istemişken, kovuşturma evresinde beraat etmesini isteyebilir. Kanaatimizce bu durum, C. Savcısının şüphelinin hem lehine hem de aleyhine delil toplaması kuralının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Belirtmek gerekir ki, C. Savcısının kamu davası açtığı sanık hakkında görüşünü değiştirerek beraatını talep etmesi kamu davasını yürütme mecburiyeti ilkesi ile tezatlık yaratmamaktadır. Çünkü bu ilke açılmış olan kamu davasının geri alınmayacağı anlamına gelmekte olup, C. Savcısı yargılama makamı tarafından hüküm çeşitlerinden biri ile muhakemeyi sona erdirinceye kadar kamu davasını yürütmek zorundadır .

İddianamenin tanımı CMK’da yapılmamıştır. Ancak, iddianame kavramı ile ilgili öğreti ve uygulamada bazı tanımlamalar yapılmıştır.

Kunter’e göre iddianame, C. Savcısının somut uyuşmazlığın temelinde yatan hukuki sorunun kendince çözüm şekillerini, gerekçeleriyle birlikte belirtilen ve yazılı şekilde mahkemeye sunulan belgedir .

Yurtcan’a göre iddianame, içerik açısından son soruşturmayı yapmaya yetkili olan mahkemeye verilen ve söz konusu mahkemeden uyuşmazlığı çözmesini, sona erdirmesini isteyen belgedir .

Gültekin’e göre iddianame, C. Savcısı tarafından şüphelinin cezalandırılması istemiyle yetkili ve görevli mahkemeye hitaben düzenlenen ve kamu davasının açılması maksadıyla mahkemeye sunulan yazılı belgedir .

Albayrak’a göre iddianame, C. Savcısının soruşturma evresi sonunda delillerin toplandığı, mahkeme huzurunda okunan yazılı belgedir . Yargıtay’a göre iddianame, kişinin suçlandığı resmi belgedir . TDK’ya göre ise iddianame, “Savcılığın soruşturma sonunda elde ettiği kanıtları ve iddialarını içinde topladığı, mahkemede okunan yazı” demektir .

CMUK döneminde 1985 değişikliği öncesinde dava açan belge, dava yürüten belge ve dava talep eden belge şeklinde düzenlemeler mevcut idi. C. Savcısı tarafından ilk soruşturma atlanarak kamu davası açılması durumunda kamu davasını açan belge (iddianame) söz konusu olmakta idi. C. Savcısı tarafından ilk soruşturmanın yapılması zorunluluğu arz eden ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren veya istisnai durumlarda asliye ceza mahkemesinin görev alanına giren bir iş dolayısıyla C. Savcısının ilk soruşturmayı zaruri görmesi halinde, sorgu hâkimine yönelik düzenlediği dava talep eden belge (talepname) şeklinde nitelendirilmekteydi. Sorgu hâkiminin ilk soruşturma neticesinde, son soruşturmanın açılması kararı vererek C. Savcılığına göndermesi halinde iddianame düzenlemekle görevli idi. Buna ise, davayı yürüten iddianame adı verilmekteydi. İlk soruşturmanın 1985 değişikliğiyle kaldırılması sonucunda dava yürüten iddianame ve son soruşturma iddianamesi kaldırılarak, artık hali hazırda hukuk sistemimizde sadece dava açan iddianame varlığını sürdürmektedir .

İddianamenin temelde iki fonksiyonu olduğu belirtilebilir. Bunlar; ilk olarak, mahkeme açısından yargılama konusu fiilin tespit edilmesi (sınırlayıcı fonksiyon ), ikinci olarak ise, sanığın bilgilendirilmesidir (bilgilendirici fonksiyon) . Kanaatimizce, sınırlayıcı fonksiyonun temelini oluşturan düşünce CMK m. 225/1 (StPO § 155/1 ) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu maddeye göre, hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir. Anlaşılacağı üzere, mahkeme kovuşturma sırasında iddianamede belirtilen fiilden başka bir fiil için değerlendirme yapamayacağından dolayı, tipik bir sınırlamanın olduğu ifade edilebilir.

Yukarıda belirttiğimiz üzere, soruşturma ve kovuşturma evreleri yanında, CMK m. 174’te  iddianamenin iadesi kurumunun kabul edilmesiyle birlikte üçüncü bir evre olan ara muhakeme evresi (Zwischenverfahren)  hukuk sistemimize girmiştir. Bu evrenin önemi ve niteliği tartışmalıdır . Ara muhakemenin asıl önemi onun negatif kontrol fonksiyonunda yatmaktadır . Kapalı bir celsede bağımsız ve tarafsız mahkeme tarafından ceza yargılamasının gerekliliği ve hukukiliği müzakere edilerek sanık için bir yargılama yapılması olanağı değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeye yetkili ve görevli olarak kendisine objektiflik atfedilen mahkeme heyeti karar vermektedir .

Bu evre, iddianamenin yetkili ve görevli mahkemeye verilmesiyle başlayıp, mahkeme tarafından kabul kararı verilip kovuşturma evresinin başlamasıyla sona erer . Bu zaman diliminde iddianame mahkeme tarafından denetlenmektedir .

İstisnai evre olan ara muhakeme evresinden sonra, iddianamenin kabul edilerek kovuşturma evresine geçilmesi halinde, mahkemenin sanığa karşı ön yargılı olabileceği ihtimali düşünülebilir. Çünkü yapılan değerlendirme sonucunda sanık hakkında kamu davası açılması için yeterli şüphe olduğuna onay verilmektedir. Böylelikle, mahkeme tarafından da C. Savcısının % 51 suçun işlediği fikrine iştirak edilmiş olmaktadır. Başka bir ifadeyle, mahkeme daha kovuşturmanın başında sanığın % 51 suçlu olduğu düşüncesi ile yargılamaya başlamaktadır. Bu durum ise, hâkimin tarafsızlığına gölge düşürebileceği ihtimalini gündeme getirmektedir. Alman öğretisinde Roxin’e göre, ara muhakeme için ayrı bir mahkeme kurulmasını tavsiye etmiştir . Örneğin, somut olay açısından görevli ve yetkili olan 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise, C. Savcısı iddianameyi 2. Ağır Ceza Mahkemesine vermeli, bu mahkeme tarafından ara muhakeme yapılmalıdır. Şayet 2. Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul ederse, yargılama 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmelidir. Bizce, Roxin’in görüşü isabetlidir. Çünkü hâkim duruşmanın başında % 51 reyini beyan etmiş olmaktadır. Bu ise, hâkimin tarafsızlığı ilkesine gölge düşürmektedir. Ancak, bu görüşün hem usul ekonomisi hem de yargılamayı geciktirmesi açısından sakıncaları bulunmaktadır. Bundan dolayı, Alman öğretisinde Roxin’in görüşü ütopya olarak nitelendirilmektedir .  

CMUK döneminde, C. Savcısı iddianameyi yetkili ve görevli mahkemeye vermesiyle birlikte kovuşturma evresinin başlamakta idi. Böylelikle, C. Savcısı iddianameyi ilgili mahkemeye vermesiyle kamu davası açılmış oluyordu . Çünkü mahkeme tarafından iddianamenin iade edilmesi gibi bir yetkisi olmadığı için otomatik olarak kabul edilmiş oluyordu. Başka bir ifadeyle, C. Savcısının iddianameyi mahkemeye vermesi ile mahkemenin iddianameyi kabul etmesi eş zamanlı gerçekleşen işlemler olarak karşımıza çıkmaktaydı. Buna karşılık, kamu davasının açılması 5271 sayılı CMK sistematiğinde farklı şekilde konumlandırılmıştır. Artık C. Savcısı iddianameyi mahkemeye vermesi ile kendiliğinden kamu davası açılmayacağı için, yeni sistemde kamu davasını açan kişinin de C. Savcısı olduğu söylenemediği ifade edilebilir. Tam bu noktada “kamu davasını açmaya kim yetkilidir?” şeklinde önemli bir soru karşımıza çıkmaktadır.

CMK m. 170/1’e göre, kamu davası açma görevi C. Savcısı tarafından yerine getirilir. CMK m. 175/1’e göre ise, iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar. Bu hükme göre dolaylı olarak, kamu davası açma görevi mahkemeye verilmiştir. Çünkü iddianameyi kabul etme yetkisi mahkemede olduğu için dolaylı olarak kamu davasını açma yetkisi de mahkemeye aittir şeklinde bir sonuç çıkmaktadır. Bundan dolayı, her iki hüküm arasında çelişki varmış gibi gözükmektedir. Bu çelişkiyi gidermek için CMK m. 170’in şu şekilde değiştirilmesinin isabetli olacağı kanaatindeyiz: “Kamu davası açma talebinde bulunma yetkisi, C. Savcısı tarafından yerine getirilir”. Artık, iddianamenin iadesi kurumunun gelmesiyle birlikte, yeni sistemde C. Savcısı kamu davasını açan değil, açılmasını talep eden konumuna gelmiştir.

Bu görüşümüzün mutlak olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü görüşümüzün istisnasını teşkil eden hususlar CMK m. 171/1  ile CMK m. 171/2’de  düzenlenmiştir. C. Savcısı yeterli şüphenin varlığına rağmen birinci fıkra kapsamında kovuşturmaya yer olmadığı kararı, ikinci fıkra kapsamında ise, kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verebildiği için, yeterli şüphenin varlığı durumunda iddianame düzenleme kuralına istisna teşkil etmektedir. Böylelikle, kamu davasının açılması açısından olmasa da, açılmaması açısından talep eden değil, kararı bizzat veren bir kişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıklamalar ışığında, C. Savcısının kamu davasını açma hususunda mutlak anlamda talep eden kişi konumunda olduğunu söylemek hatalı bir değerlendirme olacaktır.

Centel/Zafer’e göre, yeni sistemde kamu davası mahkeme onayıyla açılmaktadır. Ancak CMK m. 225/1 uyarınca, hüküm iddianamede belirtilen fiil ve fail hakkında verileceğinden dolayı, burada sadece biçimsel bir değişiklik söz konusudur. Mahkeme, iddianamede gösterilen olay ile bağlı olduğu için, kamu davasını açan kişi konumunda yine C. Savcısı bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle, sanki görünürde kamu davası mahkeme tarafından açılıyormuş gibi algılanmaktadır .

Yenisey/Nuhoğlu’na göre, CMK m. 175/1’deki düzenleme sistem karışıklığına yol açmaktadır. Yazarlara göre, C. Savcısı tarafından iddianamenin mahkemeye verilmesi ile kamu davası açılmalıdır. Ancak, son soruşturmaya geçmek için iddianamenin kabulü kararı verilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı, iddianamenin kabulü kararı ifadesi yerine, son soruşturmanın açılması kararı ifadesinin kullanılması isabetli olacaktır .

Ertem’e göre, Alman CMK açısından savcının iddianame düzenleyerek yetkili ve görevli mahkemeye sunması ile kamu davasının açılmış sayılması şeklindeki uygulama, bizim sistemimize göre üstünlük göstermektedir. Çünkü iddianame düzenleyerek kamu davası açılması başka bir husustur, bunun akabinde kovuşturma evresine geçilmesi için eleme işlevi gören bir sistemin kabul edilmesi başka bir husustur. Kamu davasının açılmış sayılması için iddianamenin onaylanmasını kabul eden sistem, iddianamenin genel işlevine ve davasız yargılama olmaz ilkesine aykırılık teşkil edecektir. Yazara göre, mahkeme tarafından onay aranması muhakeme içindeki güçler ayrılığı ilkesine aykırılık gösterecektir. Yine zamanaşımının iddianamenin düzenlenmesi ile kesilmesi, iddianamenin mahkemeye verilmesi ile kamu davasının açıldığına işarettir .

YCGK, T. 12.04.2011, E. 2010/7-250, K. 2011/53 sayılı kararına göre; “CMK 175/1. maddedeki norm belirtildiği şekilde amaçsal olarak yoruma tabi tutulmayıp, lafzi olarak yorumlandığı takdirde, yani ‘iddianameyi kabul kararı ile kamu davasının açılmış sayılması’ durumunda ceza muhakemesi hukukunun temel esaslarına aykırı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Gerçekten de, bu düşüncenin kabulü halinde; CMK 175/1. maddenin lafzına göre kamu davası iddianamenin kabulü kararı ile açılmış sayılacağından, kabul kararını veren de yargılama makamı olduğuna göre, sonuç olarak kamu davasını açan makam da kabul kararını veren yani yargılama makamı olmaktadır. Dolayısıyla bu durum, iddia ve yargılama fonksiyonlarının aynı süjede birleşmesi gibi tehlikeli bir hal doğurabilecektir. Ortaçağda var olan tahkik siste-mini çağrıştıran bu halin, işbirliği sisteminin temellerini ve savunma hakkını ortadan kaldırarak, adil yargılama hakkının ve suçsuzluk kari-nesinin de ihlali anlamına geleceği tartışmasızdır. (Doktrinde iddianamenin kabulü kurumuna ilişkin olarak; ‘Eğer kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunup bulunmadığının da yargılama makamınca denetlenmesi isteniyor ise, bu denetimin yargılamayı yapacak olandan başka bir hâkime yaptırılması zorunludur. Yoksa aslında insan hakları lehine düşünülmüş bir düzenlemenin savunma hakkını nasıl derinden yaralayabileceğinin özgün bir örneği yaratılmış olacaktır’ eleştirisi haklı olarak getirilmektedir, bkz. FEYZİOĞLU, a.g.m.,s. 40.) Diğer taraftan, CMK 170/1. maddedeki kamu davasını açma görevinin Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirileceği yolundaki hüküm de kamu davasını açanın iddia makamı olduğu görüşünü doğrulamaktadır.

Yenisey’e göre de; CMK 175’deki kamu davasının ‘iddianamenin kabul edilmesi kararı’ ile açılmış sayılması şeklindeki düzenleme sistemi karıştırmış olup, iddianamenin mahkemeye verilmesi ile kamu davası açılmalı, fakat son soruşturmaya geçmek için ‘iddianamenin kabulü kararı’, ‘son soruşturmanın açılması kararı’ halini almalıdır. (Feridun YENİSEY: Kamu Davasının Açılması ve İddianamenin İadesi, İstanbul 21 Haziran 2008, Ceza Muhakemesi Kanununun 3 Yılı Teori ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar Sempozyumu’nda sunulan tebliğ metni, Türk Ceza Hukuku Derneği Yayını, İstanbul Haziran 2009, s. 240-241.)

Öte yandan, kamu davasının açılmasını iddianamenin kabulüne bağlamak, Cumhuriyet Savcısı tarafından CMK 170’e göre düzenlenen iddianameye de neredeyse hukuki bir sonuç atfetmemek gibi hatalı bir düşünceyi akla getirebilecektir. Hâlbuki ‘davasız yargılama olmaz’ ilkesi gereğince ‘iddianame’ yargılama evresine geçilmesini sağlayan ve ceza davasının sınırlarını çizen temel belgedir. Nitekim ceza hukuku sistemimizde iddianamenin düzenlenmesine birtakım önemli sonuçlar bağlanmış olup, iddianame düzenlenmesi ile dava zamanaşımının kesilmesi (TCK md. 66/2-c) bunlardan birisidir. Buradan hareketle, iddianamenin düzenlenmesi ile dava zamanaşımının kesilmesi kabul edilmesine rağmen, dava açma süresini iddianamenin düzenlenmesine bağlı saymayıp, başka kriterler aramak hukuk sistemimizde uygulama birliğini bozabilecek sonuçların doğmasına neden olabilecektir. ”

Görüleceği üzere, yeni CMK sisteminde kamu davasını açmaya kimin yetkili olduğu hususunda görüş birliği bulunmamaktadır. Her iki görüşün de kendine göre haklı gerekçeleri olduğu söylenebilir. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, bu konuda sistem çatışmasının olduğu, yani iddianamenin iadesi kurumunun gelmesiyle bu sorunun cevapsız kaldığını belirtebiliriz. Sonuç olarak, kamu davasını kim açar sorusunun cevabı net olarak ortaya konulmadığından dolayı, hem bu tartışma hem de bu sorunun cevabı yanıtsız kalmaya devam edecektir.

Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Kalem Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik  m. 28/c uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılıklarında iddianame kartonu bulundurulması zorunludur. Aynı yönetmeliğin 31. maddesi gereği, soruşturma evresi sonunda ilgili mahkemeye kamu davası açılmasına dair iddianamelerin tarih ve numara sırasına göre saklandığı kartondur. Her mahkeme için ayrı bir iddianame kartonu tutulur. Bu kartona konulacak iddianame örneklerinde Cumhuriyet başsavcısı veya Cumhuriyet savcısının imzası ile Cumhuriyet başsavcılığı mührünün bulunması zorunludur.

İDDİANAMEDE BULUNMASI GEREKEN HUSUSLAR

İddianamede bulunması zorunlu olan hususlar CMK m. 170/3-4-5-6’da (StPO § 200 ) düzenlenmiştir. CMK m. 170’e aykırı şekilde düzenlenen iddianame iade edilecektir (CMK m. 174/1-a). Bundan dolayı, iddianamenin düzenlenmesinde en önemli husus, iddianamenin açık, yalın ve net ifadelerle hazırlanmasıdır . Yargıtay’a göre, iddianamede bulunması gereken şekli unsurlardan bazıları yoksa bunu “mahallinde giderilecek eksiklik” şeklinde değerlendirerek iddianamenin iadesi nedeni saymamaktadır . Bizce, iddianamenin iadesi açısından şekli (CMK m. 170/3) ve maddi (CMK m. 170/4-5-6) unsurlar ayrımı yapmak yasaya aykırıdır. Yargıtay’ın sadece maddi unsurlar açısından iddianamenin iade edileceği, şekli unsurlar bakımından iade nedeni sayılmayacağı şeklindeki görüşü isabetli değildir.

CMK m. 170/3’te  Bulunması Gereken Özellikler

Görevli ve Yetkili Mahkemenin Belirtilmesi

İlk olarak iddianamenin görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenmesi gerekir. Bundan dolayı, CMK m. 170/3’te belirtilen özelliklerin hepsinin bu kurala bağlı olduğu ifade edilebilir. Madde metninde görevli ve yetkili mahkeme demek suretiyle, bu iki şartın birlikte bulunmasına vurgu yapılmıştır. Yani sadece görevli veya sadece yetkili mahkemeye iddianame sunmak yeterli değildir.

Yer yönünden yetki kuralları açısından CMK m. 12 vd. maddeleri geçerlidir. C. Başsavcılığının yetkisi esas olarak yanında bulunduğu mahkemeye göre belirlendiği için, iddianame bu yerdeki görevli mahkemeye verilecektir (5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun m. 16-21). Göreve ilişkin kurallar ise, 5235 sayılı Kanun m. 11  ve 12’de  düzenlenmiştir. Görevin belirlenmesinde somut değil, soyut ceza esas alınır. Ayrıca, mahkemelerin görevlerinin belirlenmesinde ağırlaştırıcı veya hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan suçun cezasının üst sınırı göz önünde bulundurulur (5235 sayılı Kanun m. 14) . Örneğin, hırsızlık suçunun gece vakti işlenmesi halinde ceza yarı oranda artırılacaktır (TCK m. 143). C. Savcısı iddianamede görevli mahkemeyi hırsızlık suçunun temel şekline göre (TCK m. 141) belirleyip, ağırlaştırıcı nedeni dikkate almayacaktır.

Bu kapsamda öncelikle iddianameyi alan mahkeme görevli ve yetkili olup olmadığını incelemek zorundadır. Mahkeme bu incelemeyi yaparken C. Savcısının iddianamede belirttiği hukuki nitelendirme ile bağlıdır. Mahkeme, C. Savcının hukuki nitelendirmeyi hatalı yaptığını düşünse dahi, sadece görev ve yetki açısından bu hukuki nitelendirme ile sınırlıdır. Çünkü CMK m. 174/2’de, suçun hukuki nitelendirilmesi sebebiyle iddianamenin iade edilemeyeceği düzenlenmiştir. Bundan dolayı, mahkeme C. Savcısının iddianamedeki hukuki nitelendirme fikrine katılmadığından bahisle, kendisinin görevli ve yetkili olmadığına karar veremez. Hatalı da olsa C. Savcısının hukuki nitelendirmesi ile sadece görev ve yetki kurallarının belirlenmesi açısından bağlı olup, bundan sonraki aşamada C. Savcısının hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayacaktır. Aksi düşünce, soruşturma evresinin tek yetkilisi olan C. Savcısının kovuşturma evresinin de yetkilisi olacağı sonucu çıkmaktadır. Çünkü mahkemenin iddianamede belirtilen hukuki nitelendirme ile bağlı olduğu kabul edilirse, bu durum bir nevi mahkemenin elini-kolunu bağlamak anlamına gelecektir. Mahkeme hukuki nitelendirmenin yanlış yapıldığını, bundan dolayı kendisinin görevli ve yetkili olmadığını düşünüyorsa, iddianame kabul edildikten sonra görevsizlik veya yetkisizlik kararı vererek dosyayı görevli ve yetkili mahkemeye gönderecektir. Örneğin, C. Savcısı soruşturma evresinde topladığı delillere göre somut olayın nitelikli hırsızlık olduğuna kanaat getirmiş olsun. Bu suç için görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Mahkeme görevli ve yetkili olup olmadığını nitelikli hırsızlık suçuna göre değerlendirmek zorundadır. Mahkeme suçun vasfının nitelikli hırsızlık olmadığı, söz konusu olayda yağma suçunun işlendiğine kanaat getirse dahi (yağma suçuna bakmakla görevli mahkeme Ağır Ceza Mahkemesidir), görevli ve yetkili olup olmadığını yağma değil, nitelikli hırsızlık suçuna göre belirleyecektir. Ancak, iddianame kabul edildikten sonra suçun hukuki nitelendirmesinin yanlış olduğuna karar verirse, yani nitelikli hırsızlık değil yağma suçunun olduğuna kanaat getirirse CMK m. 5 gereği , dosyayı görevli mahkeme olan Ağır Ceza Mahkemesine gönderecektir. Dolayısıyla, iddianamenin kabulü kararından önce görevsizlik kararı verilmesi söz konusu değildir . Ancak, CMK m. 6 açısından yukarıda belirttiğimiz kural geçerli olmayacaktır. Çünkü bu maddeye göre, duruşmada suçun hukukî niteliğinin değiştiğinden bahisle görevsizlik kararı verilerek dosya alt dereceli mahkemeye gönderilemez. Vermiş olduğumuz örneğin sadece CMK m. 5 açısından geçerli olduğunu belirtmeliyiz.

Şüphelinin/Müdafiin Kimliği (CMK m. 170/3-a, b)

İddianamede şüphelinin kimlik bilgilerine yer verilmesi zorunludur. Kimlik bilgileri denildiğinde şüphelinin adı, soyadı, adresi, doğum yeri ve tarihi, medeni hali ile vatandaşlık bilgileri (T.C kimlik numarası) anlaşılmalıdır . Küçük şüphelilerin yasal temsilcilerinin de aynı şekilde bilgilerinin bulunması gerekir . Ayrıca, şüphelinin müdafinin kendisi tarafından mı, yoksa mahkeme tarafından mı atanmış olduğu belirtilmelidir. Çünkü CMK m. 151/1 gereği, mahkeme tarafından atanmış müdafin denetlenebilmesi söz konusudur . Şüphelinin kimlik bilgileri tam olmasına karşın sadece adresine ilişkin bilgilerde eksiklik varsa veya belli değilse, bu kişi hakkında iddianame düzenlenmelidir .

Şüphelinin kimliği belli olmadığı takdirde iddianame düzenlenip düzenlenemeyeceği hususu tartışmalıdır. Centel/Zafer’e göre, kimliği konusunda açıklamada bulunmayan şüpheli hakkında iddianame düzenlenerek kamu davası açılabilir. Önemli olan şüphelinin şahsi olarak tespit edilmiş olmasıdır. Dolayısıyla, failin kim olduğu biliniyorsa geçici kimlik verilmek suretiyle iddianame düzenlenebilir . Buna karşılık Yenidünya/İçer’e göre ise, iddianamede şüphelinin kimliği açıkça yer almalıdır. Şüphelinin şahsi veya fiziki kimlik olarak belirtilmesi iade sebebi teşkil etmelidir. Şüphelinin açıkça kim olduğunun herhangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde belirlendikten sonra iddianame düzenlenmelidir. Çünkü şüphelinin kimlik bilgilerinin tespitine yönelik araştırmanın yapılacağı evre kovuşturma değil, soruşturma evresidir. CMK m. 160  vd. hükümler açısından C. Savcısı gerekli araştırmaları yaparken, diğer yandan da şüphelinin kimliğini belirlemesi gerekir. Bundan dolayı, iddianame düzenlenmeden önce fail/failler bulunarak kimlikleri net şekilde tespit edilmelidir. Bu bilgiler ışığında iddianame düzenlenerek kamu davası açılması gerekir . Benzer şekilde Ünver/Yener’e göre, susma hakkı kapsamında değerlendirilecek olursa şüphelinin kimlik bilgilerinin açıkça iddianamede gösterilmesi gerekir. Susma hakkı kapsamında şüphelinin kimliğine ilişkin sorulara doğru cevap vermesi gerekir (CMK m. 147/1-a). Bu hüküm uyarınca, kanun tarafından şüpheliye kimlik bilgilerini söylemesi zorunluluğu getirdiği için, iddianamede de açıkça belirtilmesi gerekir . Kanaatimizce, bu görüşün isabetli olduğunu belirtebiliriz. Çünkü ceza hukukunda geçerli olan ilke “fail ceza hukuku” değil, “fiil ceza hukuku”dur. Failin kim olduğu tespit edilmeden soruşturma evresi başlayabilir, ancak kovuşturma evresi başlamamalıdır. Şikâyet hakkı fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır (TCK m. 73/2). Dolayısıyla, şikâyet için fiilin varlığı yeterlidir. Bu demek oluyor ki, failin kimliği belirlenmeden soruşturma evresinin başlayabilmesi olanaklıdır. Buna karşılık, mahkemenin görevi sanığın kimliğini tespit etmek olmadığı için, bu görevin C. Savcısında olduğunu ifade edebiliriz. Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin vermiş olduğu bir karara göre, beyana dayalı kimlik bilgisiyle iddianame düzenlenmesi yerinde değildir . Benzer şekilde AİHM’in Halise Demirel-Türkiye Davası’nda, şüphelinin kimlik bilgilerinin soruşturma evresinde iddia makamı tarafından açıkça tespit edilmesi gerektiği, aksi halde iddianame düzenlemeyeceği vurgulanmıştır .

Öğretide isabetli olarak bir görüşe göre, iddianamede bulunan kişilerin isimlerinin doğru yazılması gerekir. İsim karışıklığına neden olabilecek hatalar varsa bunlar iade nedeni teşkil edecektir. Ancak, söz konusu karışıklık nüfus cüzdanına bakarak giderilebiliyorsa iddianamenin iade edilmemesi gerekir. Örneğin, şüphelinin ismi “Abdullah” iken hatalı olarak “Abdulah” şeklinde, yani bir harfin (l) eksik yazılması durumunda iddianame iade edilmemelidir . Bizce de, bu görüş isabetlidir. Çünkü ufak tefek şekli eksikliklerin iadeye konu olmaması gerekir. Başka bir ifadeyle, basit şekli hataların esasa kurban edilmemesi gerekir.

Maktul, Mağdur veya Suçtan Zarar Görenin Kimliği/Mağdurun veya Suçtan Zarar Görenin Vekili veya Kanunî Temsilcisi (CMK m. 170/3-c, d)

Somut olayda öldürülen bir kişi olduğu takdirde, onun kimlik bilgileri ile mağdurun veya suçtan zarar görenin kimlik bilgilerinin iddianamede bulunması gerekir. Bir görüşe göre, mağdur veya suçtan zarar görenin tespit edilmemesi ya da bilinmemesi durumunda, bu hususun açıkça belirtilmesi suretiyle iddianame düzenlenebilir . Dolayısıyla, mağdurun veya suçtan zarar görenin kimliğinin bilinmemesi veya tespit edilememesi durumu iddianamenin iadesi sebebi teşkil etmeyecektir. Çünkü şüphelinin aksine mağdur veya suçtan zarar gören kişi ceza yargılamasının asli unsurunu oluşturmamaktadır. Şüpheli, kovuşturma evresine geçilmesiyle birlikte sanık sıfatını alacağı için savunma makamını temsil edecektir. Buna karşılık, mağdur açısından böyle bir durum söz konusu değildir . Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin vermiş olduğu bir karar göre, “Her ne kadar, 5271 sayılı Kanun’un 170. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde, mağdurun kimliği iddianamede bulunması gereken unsurlar arasında sayılmış ise de; bunun yapılan soruşturma sonucunda mağdurun kimliğinin elde edilmesi durumuna ilişkin olduğu, yapılan bütün araştırma ve soruşturmaya rağmen mağdurun kimliğinin tespit edilememesinin şüpheli hakkında iddianame düzenlenmesine engel durum oluşturmayacağı açıktır. Ceza yargılaması için diğer asli unsurların bulunduğu bir durumda, zorunluluktan kaynaklanan bu eksiklik ceza yargılamasının yapılmasına engel teşkil etmeyecektir. ” Kanaatimizce de, bu görüşün isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ceza yargılamaları kamu adına yürütüldüğünden dolayı, mağdurun gerek kendisinin gerekse bilgilerinin eksik olması yargılamanın yürütülmesine engel olmayacaktır. Zorunlu unsurlar arasında mağdurun kimlik bilgilerinin istendiği haller kişilere karşı işlenen suçlar açısından geçerlidir. Dolayısıyla, mağdurun gerçek kişi olduğu suçlar için geçerli olup, mağdurun kamu (toplum) olduğu suçlarda doğal olarak mağdurun kimliğinin belirtilme imkânı yoktur. Mağdurun gerçek kişi olduğu durumlarda dahi bir eksiklik varsa, bu takdirde yine iddianame düzenlenebilecektir. CMK m. 234  vd. gereği mağdurun bazı haklardan yararlanılmasına imkân sağlanmıştır. Yani ceza yargılamasının süjeleri olan iddia, savunma ve yargılama makamlarının herhangi birisini temsil etmemektedir. Ayrıca, varsa mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanunî temsilcisinin de belirtilmesi gereklidir. Yoksa mağdur açısından yapılan açıklamalar bu kişiler için de geçerli kabul edilmelidir. Bu düzenlemeden farklı olarak Alman CMK (StPO) m. 200’e göre, varsa tanıkların bilgilerinin de iddianamede bulunması gerekmektedir. Tanığın yerleşim yeri veya bulunduğu yerin bildirilmesi yeterli olup, ayrıca açık adres bilgisinin bulunması gerekli değildir. Eğer bu durum tanık için bir tehlike yaratırsa (StPO § 68/2) sadece isminin belirtilmesiyle de yetinilebilir. Ayrıca, tanığın bilgilerinin tamamen saklı tutulması gerekiyorsa, bu durum iddianamede belirtilmektedir. Bunun temelinde yatan düşünce tanıkların daha iyi korunması gerektiğidir. Soruşturma dosyasında tanıkların bilgileri ile ilgili bir kısıtlama yapıldığı takdirde mahkemenin bu durumdan bilgilendirilmesi gerekir .

Açıklanmasında Sakınca Bulunmaması Halinde İhbarda Bulunan Kişinin Kimliği/Şikâyette Bulunan Kişinin Kimliği/Şikâyetin Yapıldığı Tarih (CMK m. 170/3-e, f, g)

Soruşturma bir ihbar üzerine başlamış ise, bu kişinin kimlik bilgilerine yer verilmesi gerekir. Ancak, bunun için kimlik bilgilerinin açıklanmasında bir sakıncanın bulunmaması gerekir. Bu şart sadece ihbarda bulunan için geçerli olup, şikâyetçi açısından böyle bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

Bir suç şikâyete tabi ise, bu durumda şikâyette bulunan kişinin de kimlik bilgilerine iddianamede yer verilmesi gerekir. Çünkü şikâyet ceza muhakemesinde bir dava şartıdır . Buna bağlı olarak, şikâyetin yapıldığı tarih ay, gün, yıl şeklinde açıkça belirtilmesi gerekir. Fiilin ve failin öğrenilmesinden itibaren işlemeye başlayacak olan altı aylık şikâyet süresinin tespiti ancak bu sayede yapılabilir .

Yüklenen Suç ve Uygulanması Gereken Kanun Maddeleri  (CMK m. 170/3-h)

Suç isnadı iddianamenin çekirdeğini oluşturur . İddianamede şüpheliye isnat edilen suç teşkil eden fiil belirtildikten sonra, somut olayın hukuki nitelendirilmesi yapılarak ilgili kanun maddelerinin açıkça gösterilmesi gerekir . Böylece, yeterli şüphe derecesinde olan fiillerin hangi suç/suçları oluşturduğu tespit edilmiş olur . Sadece bölüm başlığı veya kısım belirtilmesi ya da tek başına kanun maddesinin/maddelerinin gösterilmesi yeterli değildir. İşlendiği iddia edilen suç mutlaka TCK’da yer alması gerekmeyip, özel ceza kanunlarında düzenlenen suçlardan da olabilir. İsnat edilen suçun temel şekli ile cezayı artıran veya azaltan nitelikli haller mevcutsa, bunların da açıkça gösterilmesi gerekir . Örneğin, sadece “eşe karşı gerçekleştirilen kasten yaralama suçundan dolayı TCK m. 86/3 ile m. 87’nin ilgili bendi uygulanmalıdır” şeklinde bir ifade yeterli olmayacaktır. Soyut durumun somut açıklamaya dönüştürülmesi gerekir . Bunun için işlenen suç hangi olay kapsamında gerçekleştiyse açıkça belirtilmelidir. Yukarıda verdiğimiz örneğin iddianamede şu şekilde düzenlenmesi gerekir: “A, eşi B’yi işten geldikten sonra saat 19.00 civarında evde çıkan tartışma sonucunda üç kez yumruk vurarak dudağının kanaması ve iki tane dişinin kırılmasına neden olmuştur.”

Somut olay açıklanırken birden fazla cezayı ağırlaştıran veya azaltan nitelikli hal varsa, bunların ayrı ayrı gösterilmesi gerekir. Örneğin yaralama suçunun silahla işlenmesi, yüzünde sabit iz kalması, kemik kırılması vs. varsa ayrı ayrı belirtilmelidir. Ayrıca, suçun özel görünüş şekilleri (teşebbüs, iştirak, içtima) somut olayda mevcutsa, bunlar da detaylı şekilde açıklanmalı ve sevk maddesinin yanında belirtilmelidir.

Somut olayda birden fazla suç teşkil eden fiil ve/veya şüpheli var ise (iştirak iradesi olabilir veya olmayabilir), her biri ayrı ayrı iddianamede gösterilmelidir . Ayrıca, fail ile mağdur arasında suç tarihinden önce husumet bulunup bulunmadığı, aralarındaki ilişki, failin sosyal ve ekonomik durumu vs. varsa bunların da ifade edilmesi gerekir . Kanaatimizce, bu husus iddianamede bulunması zorunlu özelliklerden biri değildir. Ancak, failin manevi unsurunun tespit edilmesi açısından (Yargıtay içtihatlarına göre somut olayda kasten öldürmeye teşebbüs mü, yoksa kasten yaralama suçunun mu olduğunu belirlemek için aranan ölçütlerden biri de fail ile mağdur arasında husumet olup olmadığıdır ) önem arz etmektedir.

İddianamede işlendiği iddia edilen suçlar somut olay ile bir bütün halinde yazılmalıdır. Ancak, burada cezalandırılacak olan “olay” değil, “fiil”dir. Olay, sadece fiilin daha iyi analiz edilebilmesi için açıklanmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, mahkeme iddianamede gösterilen fiil ve fail ile bağlı olup, bunun hukuki nitelendirmesi ile bağlı değildir (CMK m. 225). Görüldüğü üzere, madde metninde mahkemenin “olay” ile değil, “fiil” ile bağlı olduğu düzenlenmiştir. Bunun sonucu olarak, mahkeme fiili, olay ile birlikte kendi vicdanına göre değerlendirecektir. Tabi ki, buradan kovuşturma evresinde suçun hukuki nitelendirilmesinin sadece bir kez olacağı şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Kamu davası devam ederken, suçun hukuki niteliği değişecek olursa, bu takdirde CMK m. 226 gereği sanığa ek savunma hakkı verilmek suretiyle söz konusu hukuki nitelendirme değişebilecektir.

İlgili kanun maddelerinin gösterilmesi görevli mahkemenin tayini ile doğru orantılıdır. Çünkü ilgili sevk maddelerinde düzenlenen hapis cezasının üst sınırı esas alınarak görevli mahkeme tespit edilecektir. Ayrıca bunun dışında, güvenlik tedbirlerine (TCK m. 53-60) hükmedilmesi gerekiyorsa, hangi tip güvenlik tedbirinin/tedbirlerinin uygulanması konusunda açıklamalara yer verilmelidir .

Yüklenen Suçun İşlendiği Yer, Tarih ve Zaman Dilimi (CMK m. 170/3-i)

İddianamede suçun işlendiği yer ve zamanın belirtilmesi zorunlu bir koşuldur. Çünkü suçun işlendiği yerin belli olması, söz konusu olayın başka olaylar ile karıştırılmasını önleyecek ve bu sayede maddi gerçeğe ulaşmak adına C. Savcısının işini kolaylaştıracaktır. Örneğin, şüphelinin suçun işlendiği tarihte başka bir yerde olduğunun ispatlanması durumunda suçsuzluğu ortaya çıkmış olacaktır (alibi) . Suçun işlendiği zaman ise, dava zamanaşımını belirlemek için önem arz etmektedir. Suç birden farklı yerde ve zamanda gerçekleşmiş olabilir. Özellikle kesintisiz (mütemadi) suçlarda yer ve zamanın tespit edilmesi yetkili mahkemesinin belirlenmesi açısından önemlidir. Bundan dolayı, suçun işlendiği yerin ve zamanın belirlenmesi olayın somutlaşmasına yardımcı olacağı gibi, sanığın savunma hakkı bakımından da önemlidir .

Centel/Zafer’e göre, somut olayın başka olaylar ile karıştırılma ihtimali yoksa suç tarihinin gün/ay/yıl şeklinde değil, örneğin “2011-2013 tarihleri arası” şeklinde belirtilebilir . Özellikle örgütsel suçlarında, suçun işlendiği tarihin gün/ay/yıl şeklinde tespit edilmesi teknik açıdan zor bir durumdur. Bundan dolayı, belirli ay/yıl aralığı gösterilerek suçun işlendiği tarih gösterilebilir. Ancak, bu durumda makas aralığının çok geniş tutulmaması kanaatindeyiz. Örneğin, suç tarihi olarak 2011-2021 aralığı gösterilmesi savunma hakkını ihlal edecektir . Bizce, örgüt suçları dışında bu şekilde suç tarihinin belirlenmesi iddianamenin iadesi sebebi teşkil etmelidir. Yani suç tarihinin gün/ay/yıl şeklinde gösterilmesi gereklidir. Çünkü bazı durumlarda tarih, suçun niteliğine, kusurluluğa veya af kurumuna  etki etmektedir. Örneğin, özellikle cinsel suçlarda mağdurun yaşının suç tarihinde kaç olduğunu tespit edebilmek için, bu durumun gün/ay/yıl şeklinde gösterilmesi lazımdır.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin vermiş olduğu bir karara göre , suçun işlendiği tarihin yanlış yazılması değil, hiç yazılmamış olması iddianamenin iadesi nedeni olacaktır. İlgili kararı “şekil esasa kurban edilmemeli” bakış açısıyla değerlendirdiğimizde isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bazı durumlarda, suç tarihinin gün olarak gösterilmemesi suçun mahiyetine (örneğin cinsel suçlar) etki etmektedir. Böyle bir durumda, bizce suç tarihinin yanlış yazılması iddianamenin iadesi sebebi teşkil etmelidir. Ancak, suçun vasfına herhangi bir etkisi yoksa, bu durumda iade nedeni olarak kabul edilmemesi gerekir.

Dava zamanaşımı süresiyle ilgili bağlayıcı olan husus iddianamede gösterilen suç tipinin ceza miktarının üst sınırıdır. Mahkeme yargılama esnasında ortaya çıkan ağırlaştırıcı sebepler kapsamında görevsizlik kararı vererek dosyayı üst mahkemeye yollar ise (örneğin asliye ceza mahkemesinde görülen hırsızlık davası, sonradan ortaya çıkan sebeplerden dolayı yağma suçuna dönüşürse görevsizlik kararı vererek dosyayı ağır ceza mahkemesine gönderecektir), dava zamanaşımı açısından yağma suçuna göre hesaplama yapılacaktır. Ancak kanaatimizce, yargılama esnasında ortaya çıkan ağırlaştırıcı nedenler mahkemenin görev alanına etki etmiyorsa dava zamanaşımı açısından suçun temel hali dikkate alınarak hesaplama yapılmalıdır. Örneğin, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun temel şekli bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasıdır (dava zamanaşımı süresi sekiz yıldır). Yargılama esnasında suçun tehditle işlendiği belirlenirse (TCK m. 109/2) cezası iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıdır (dava zamanaşımı süresi on beş yıldır). Söz konusu nitelikli halin uygulanması mahkemenin görevine etki etmemektedir. Bundan dolayı, dava zamanaşımı olarak suçun temel şekline göre hareket edilmesi gerekmektedir.

Suçun Delilleri (CMK m. 170/3-j)

Yapılan soruşturma sonucunda toplanan deliller iddianamede açıkça belirtilmelidir. Bu delillerin somut olayı aydınlatmaya yarayan ve suçun gerçekten işlenip işlenmediğini gösteren mahiyette olması gerekmektedir. Ayrıca, C. Savcısı maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür (CMK m. 160/2).

Suç ile ilgili deliller kural olarak soruşturma evresinde toplanır. Bundan dolayı, tek celse esası benimsenmektedir. Ancak, bu durum kovuşturma evresinde delil toplanamayacağı anlamına gelmemektedir. Mahkemenin delil toplamasını istemeyen bu sistemin ana özelliği, mahkemenin delil toplamak ile vakit kaybetmesinin önüne geçerek sağlıklı bir yargılama yapmak istemesidir. Tabi ki, soruşturma evresinde var olmayıp, örneğin kovuşturma evresinde ortaya çıkan yeni bir tanık olduğu takdirde mahkeme bu delili değerlendirecektir. İddianamede deliller tek tek yazılmalıdır. Buna bağlı olarak, basmakalıp ifadelerle deliller gösterilmemelidir. Örneğin, “dosya münderecatı ve sair sübut sebepleri (dosya içeriği ve diğer ispat sebepleri)” gibi ifadelerle suçun delilleri gösterilmemelidir. Aksi halde, iade nedeni teşkil edecektir . Bu özellik CMK m. 174/1-b’de düzenlenen iade nedeni ile sıkı bağlantı halindedir. İlgili hükme göre, suçun sübutuna etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delil toplanmadan düzenlenen iddianame iade edilecektir. Yani suçun ispatı için zorunlu olarak elde edilmesi gereken bir delil varsa (örneğin, cinayet mahallini gösteren bir güvenlik kamerası varsa mutlaka dosyaya konulmalıdır) ve bu delil toplanmamışsa iddianame iade edilecektir.

 Satzger/Schluckebier/Widmaier’e göre, şüphelinin güvenilir ve tutarlı itiraflarda bulunması durumunda değerlendirilecek başka bir delile gerek yoktur. Ancak içi boş, tutarsız ve soyut beyanlar delil değerlendirmesinde dikkate alınmayacaktır. Çünkü bu türden beyanlar yeterli şüphe derecelendirmesi sırasında yapılacak değerlendirme gerekliliklerini karşılamamaktadır . Bizce, şüphelinin salt beyanı tek başına yeterli şüphe değerlendirmesinde dikkate alınmamalıdır. Her ne kadar söz konusu beyan güvenilir ve tutarlı olsa da, şüphelinin suçu üstlenmiş olma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, maddi gerçeğe ulaşma açısından da tek başına şüphelinin beyanına göre hareket etmek sağlıklı sonuçlara yol açmayacaktır.

İddianamede delillerin eksiksiz ve doğru şekilde gösterilmesi gerekir. Delillere kısaca değinilmesi yeterli değildir. Bu husus, sanığın savunma hakkını iyi bir şekilde kullanabilmesi için ve adil bir yargılama yapılabilmesi için zorunludur. Sadece sanığın değil mahkemenin de iddia makamının düşüncesini öğrenme hakkı bulunmaktadır. Örneğin, töre saikiyle öldürme suçunda, bu saikin somut olayda neden ve nasıl gerçekleştiğinin deliller çerçevesinde açıklanması gerekir . Uygulamada özellikle örgüt suçlarında şüpheli ve delil sayısı ile gerçekleşen vakaların fazla olmasından dolayı iddianamede olayların numaralandırılması suretiyle (olay-1, olay-2, olay-3 gibi) daha sistematik şekilde hazırlanmaktadır. Böylelikle hem şüpheli ve delillerin birbirine karışması ihtimalinin önüne geçilmektedir hem de somut olayların birbirinden bağımsız ve sağlıklı şekilde değerlendirilmesine yardımcı olunmaktadır.

Şüphelinin Tutuklu Olup Olmadığı; Tutuklanmış İse, Gözaltına Alma ve Tutuklama Tarihleri İle Bunların Süreleri (CMK m. 170/3-k)

Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri iddianamede gösterilmesi zorunlu unsurlardandır. Çünkü TCK m. 63’e göre, hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün haller nedeniyle geçirilmiş süreler, hükmolunan hapis cezasından indirilir. Adlî para cezasına hükmedilmesi durumunda, bir gün yüz Türk Lirası sayılmak üzere, bu cezadan indirim yapılır. Ayrıca, tutuklu işlerin adli tatil zamanında acele hallerden sayılması  ve tutukluluk sürelerinde  sınırının aşılmaması bakımından iddianamede bu şartın bulundurulması mecburidir . Tutukluluk sürelerinin uygulanmasına olanak sağlayabilmek için, iddianamenin başına “tutuklu” ibaresinin eklenmesi gerekir. İddianamenin değerlendirilmesi sırasında mahkeme tarafından verilecek uzatma kararlarında o ana kadar geçen hürriyeti bağlayıcı süreler dikkate alınacaktır .

Şüphelinin kovuşturma sonunda alacağı ceza miktarından hürriyeti bağlayıcı koruma tedbirleri nedeniyle mahsup yapılması veya CMK m. 141  vd. kapsamında tazminat davası açılması bakımından tutukluluk ve gözaltı tarihlerinin net şekilde iddianamede gösterilmesi gerekir .

İddianamede, Yüklenen Suçu Oluşturan Olaylar, Mevcut Delillerle İlişkilendirilerek Açıklanır (CMK m. 170/4)

Bu özellik ile C. Savcısından asıl istenen husus, olayın mevcut deliller çerçevesinde tartışılmasıdır . Böylelikle, mahkeme tarafından iddianamenin değerlendirilmesi sürecinde suçun işlendiği noktasında yeterli şüpheye ulaşılıp ulaşılmadığı noktasında daha sağlıklı analiz yapılacaktır. Başka bir ifadeyle, C. Savcısı tarafından hazırlanan iddianamede yeterli şüphe derecelendirmesi soruşturma sonuçlarından hareketle yapılarak, maddi bir zemine oturması sağlanacaktır .

İddianamede yüklenen suçu oluşturan olayların mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanması durumu , yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddelerinin tespiti ile sıkı bağlantı içindedir. Çünkü somut olayın hangi suça karşılık geldiği bu değerlendirmeden sonra ortaya konacaktır. Dolayısıyla, sadece olaylar sıralanarak takdir yetkisinin mahkemeye verilmesi söz konusu değildir. C. Savcısı ulaştığı kanaati iddianamede belirtmek zorundadır. Başka bir ifadeyle, mevcut olayın soyutluktan çıkarılarak somutlaştırılması, yani yeterli suç şüphesinin C. Savcısı tarafından ispatlanması gerekmektedir .

Söz konusu koşul kapsamında iddianamede belirtilen suçun gerçekleştiğinin hangi delile/delillere dayanılarak kanaate varıldığı noktasında bir tartışma bölümüne yer verilmesi gerekir. Çünkü iddianamede bu şekilde bir tartışma bölümüne yer verilmemesi iade nedeni teşkil etmektedir. Örneğin, söz konusu tartışmaya yer verilmeyerek “yukarıdaki delillerle anlaşıldığından” şeklinde bir ifadeye yer verilmesi iade nedeni teşkil edecektir . Bu iade nedeni ise, mahkemenin yargılama konusu olay ile ilgili görüşünü ortaya koyduğu şeklinde yorumlanmaması gerekir. Kaldı ki, mahkeme suçun hukuki nitelendirilmesi sebebiyle iddianameyi iade edememektedir (CMK m. 174/2). Dolayısıyla, mahkeme delillerin nasıl ve ne yönde değerlendirildiği ile ilgili değil, neden değerlendirme yapılmadığı yönünde gerekçe göstererek iade edebilir .

Bu şartın sağlanabilmesi için C. Savcısı tarafından tüm delillerin toplanmış olması gerekir . Buna karşılık, delillerde eksiklik varsa veya sadece beyan delili mevcutsa, iddianamede tartışılacak bir bölüm doğal olarak bulunmayacaktır. C. Savcısı tarafından en azından bir paragrafın bu tartışmaya ayrılması gerekir. C. Savcısının lehe ve aleyhe tüm delilleri toplaması görevinin bir sonucu olarak bu unsur karşımıza çıkmaktadır.

İddianamenin Sonuç Kısmında, Şüphelinin Sadece Aleyhine Olan Hususlar Değil, Lehine Olan Hususlar da İleri Sürülür (CMK m. 170/5)

Bu özellik CMK m. 160/2 ile bağlantılıdır. Çünkü C. Savcısı m. 160/2’ye göre, şüphelinin lehine ve aleyhine tüm delilleri toplamak zorundadır. Ancak, uygulamada C. Savcılarının sadece şüphelinin aleyhine delil topladıkları, lehe delilleri toplamadıkları veya toplama gayretine girmediklerini görmekteyiz. C. Savcısının lehe ve aleyhe delil toplayıp, iddianamenin sonuç kısmında sadece aleyhe delilleri ileri sürmesi iade nedeni olacaktır. Ancak, şüphelinin lehine bir delil yoksa bu takdirde doğal olarak olmayan bir delilin toplanmasından da bahsedilemeyecektir. Ancak, bu durumun art niyetli uygulamalara yol açmaması gerekmektedir.

Burada önemli bir hususu aydınlığa kavuşturmak istiyoruz. Soruşturma evresinde C. Savcısı tarafından hukuka aykırı şekilde delil toplandığı takdirde, bu delilin iddianamede hukuka aykırı şekilde elde edildiğinin belirtilmesi mi, yoksa en baştan hiç iddianameye konulmaması mı gerekir? Konuyu CMK m. 206/2-a ve m. 230/1-b ile birlikte değerlendirmek gerekir. CMK m. 230/1-b’ye göre, iddianamede delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerekir. CMK m. 206/2-a’ya göre ise, delil kanuna aykırı olarak elde edilmişse ret olunacaktır. Bu düzenlemeler, hukuka/kanuna aykırı toplanan delillerin dosyaya girmesine yönelik olup, şayet dosyaya girmiş ise çıkarılamayacağı anlamına gelmektedir . Öğretide bir görüşe göre, ilk derece mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının Yargıtay tarafından denetleneceği durumlarda, hukuka aykırı elde edilen delillerin bu durumunun incelenip, gerekirse kabule göre değerlendirmeye alınabilmesi için delillerin dosyadan çıkartılmaması ve ayrı bir bölümde saklanması gerekmektedir . Bu görüş kapsamında çıkan sonuca göre, evleviyetle soruşturma evresinde C. Savcısı tarafından bir delil hukuka aykırı elde edildiği takdirde, bu şekilde toplandığı belirtilmek suretiyle iddianamede durmaya devam edecektir . Öğretide diğer bir görüşe göre ise, CMK m. 230/1-b dosyaya giren hukuka aykırı bir delilin dosyadan çıkartılmasına engel olup, bunun hükmün gerekçesinde belirtilmesi gerektiğini ifade etmesi demek hiçbir zaman C. Savcısına soruşturma evresinde hukuka aykırı delili toplayarak muhafaza altına alması görevi vermemektedir. Ayrıca, CMK m. 206 vd. maddeler hukuka aykırı delillerin ileri sürülerek tartışılmasının önüne geçilmesi suretiyle, bunların dosyaya girmesinin engellenmesi amacı gütmektedir. Bu görüşe göre, C. Savcısının hukuka aykırılık değerlendirmesi ve tespiti yapmasını önermek, bu tespit yapıldığı takdirde bunun iddianamede ayrıca belirtilerek muhafaza etmesini istemek çelişki yaratmaktadır . Kanaatimizce, ikinci görüşün isabetli olduğunu belirtebiliriz. Öncelikle şu ayrımın yapılması gerekmektedir: Bir delilin hukuka aykırı toplanıp toplanmadığı ile hukuka aykırı delilin şüphelinin lehine veya aleyhine olup olmadığı farklı değerlendirilmesi gereken durumlardır. Bir delilin hukuka aykırı toplanması onun şüphelinin lehine veya aleyhine olduğunu göstermemektedir . Ayrıca, C. Savcısı yeterli şüphenin varlığına ulaşırken hukuka aykırı toplanan delillerden yararlanamayacaktır. Dolayısıyla hukuka aykırı delillerin, bir delil değeri taşımadığı için iddianamede belirtilmesinin de bir anlamı olmayacaktır. İlk görüşün dayanaklarından biri de, Adli Kolluk Yönetmeliği m. 6/6’daki düzenlemedir. Buna göre, “…Hukuka aykırı delil elde edildiğinin tespiti hâlinde, fezlekede bu hususa da yer verilir.” Bizce bu hükmün, adli kolluk görevlilerinin hukuka aykırı delil toplayabileceği şeklinde yorumlanmaması gerekir. Çünkü böyle bir yorum yeni CMK sisteminin yapısına ters düşmektedir. Yeni CMK’da kolluğun soruşturma başlatma yetkisinin elinden alınarak C. Savcısına verilmesi, artık yeni sistemde tek yetkinin C. Savcısında olduğu anlamına gelmektedir. Ayrıca, CMK sisteminin değiştirilmesindeki amaçlardan biri de soruşturmanın hukukçu olan, yani hukuk eğitimi almış bir kişi tarafından yönetilmesidir. CMK’nın bu amaçla sistem değişikliğine gitmesi karşısında, C. Savcısına ve buna bağlı adli kolluğa hukuka aykırı delil toplayıp, bunu iddianamede ayrıca belirtmesi görevi yüklemek çelişkiye neden olacaktır. Sonuç olarak, CMK m. 170/5, m. 206/2-a, m. 230/1-b, Adli Kolluk Yönetmeliği  m. 6/6 hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, hukuka aykırı elde edilen delilin dosyaya girmesine engel olunabilir, ancak bir kez girdiyse artık kovuşturma evresinde dosyadan çıkarılması söz konusu değildir. Yani C. Savcısının hukuka aykırı elde edilen delili iddianameye almaması gerekir. Başka bir ifadeyle, iddianame düzenleme aşamasında bu delili dikkate almamalıdır. Aksi bir düşünce, yani C. Savcısı ve adli kolluğun hukuka aykırı delil toplayabilir düşüncesi kabul edildiği takdirde, hukuka uygun olan ve olmayan birçok delilin bir arada olması, bundan kaynaklı ayrımın yapılmasını zorlaştıracaktır. Ayrıca bu düşünce, mahkemenin gerekçeli kararında nasıl olsa hukuka aykırı delillerin gösterileceği rahatlığıyla soruşturma evresinde hukuka aykırı delil toplanmasının önünü açmak anlamına gelecektir. Bu ise, CMK’nın mantığı ile çelişen bir durum yaratacaktır.

Somut olayda hukuka uygunluk nedenleri bulunmakta ise, bunlara ilişkin delillerin iddianamede açıkça gösterilmesi gerekir .

İddianamenin Sonuç Kısmında Uygulanacak Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Gösterilmesi (CMK m. 170/6)

İlgili hükme göre, iddianamenin sonuç kısmında, işlenen suç dolayısıyla ilgili kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangilerine hükmedilmesinin istendiği; suçun tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ilgili tüzel kişi hakkında uygulanabilecek olan güvenlik tedbiri açıkça belirtilir . Örneğin suçun yaptırımı hapis veya adli para cezası şeklinde seçimlik olarak düzenlenmiş ise, iddianamede hangisine hükmedilmesinin istendiği gösterilmelidir. Bunun yapılmasındaki maksat şüphelinin hangi yaptırımla karşılaşacağını bilip, ona göre savunma yapmasını sağlamaktır .

İddianamenin sonunda C. Savcısı tarafından kamu davasının açılması istenir. Ancak, bu isteğin zorunlu olmaması gerekir. Çünkü iddianamenin ilgili mahkemeye verilmesi bu anlama gelmektedir. Başka bir ifadeyle, iddianamenin sonunda hangi yaptırımın uygulanacağının gösterilmesi kamu davasının açılmasının talep edildiği sonucunu ortaya koymaktadır .

SONUÇ

CMK m. 174 ile hukuk sistemimize ilk kez dâhil olan iddianamenin iadesi kurumu ciddi değişikliklere yol açmıştır. CMUK döneminde iddianamenin iadesi kurumunun bulunmamasından dolayı, C. Savcısının iddianameyi mahkemeye vermesi ile otomatik olarak kamu davası başlamış oluyordu. Bu durum ise, C. Savcılarının biraz daha serbest ve keyfi davranmasına sebebiyet veriyordu. Kaldı ki, tek sebep bu değildir. Ayrıca, CMUK döneminde kolluğun C. Savcısına haber vermeden doğrudan soruşturma başlatma yetkisinin olması, C. Savcısının havale memuru gibi çalışmasına neden oluyordu. Bir nevi C. Savcısı kolluk ile mahkeme arasında köprü görevi görmekteydi. Kolluğun toplamış olduğu delillere göre iddianame hazırlayan C. Savcısı, bu delillerin gerçekten hukuka uygun yollarla toplanıp toplanmadığını araştırmıyordu. Kolluk dediğimiz kişiler hukuk eğitimi almamış veya çok az almışlardır. Bundan dolayı, ister istemez hukuka aykırı yollarla delil toplanıyor, toplanan bu deliller C. Savcısına veriliyor, C. Savcısı da buna göre hazırladığı iddianameyi mahkemeye veriyor ve böylelikle hukuka aykırı yöntemlerle toplanan delillere göre yargılama yapılıyordu. Sistemdeki bu hatayı fark eden kanun koyucu, 5271 sayılı CMK’nda büyük bir yenilik yaparak iddianamenin iadesi kurumunu getirmiştir.

İddianamenin iadesi kurumu ile birlikte, tek celsede karar alma mekanizması işletilmek istenmiştir. Tüm deliller eksiksiz bir şekilde soruşturma evresinde toplanarak mahkemenin çok kısa sürede ve delil toplama zahmetine girmeden yargılamayı sonlandırılması hedeflenmektedir. Bu sistemin mükemmel şekilde işlemesi C. Savcılarının elini taşın altına koyması suretiyle gerçekleştirilir. Çünkü C. Savcıları sağlıklı bir şekilde soruşturma yürütmezler ve önemli bazı delilleri toplamaz iseler, bu takdirde kovuşturma evresinde C. Savcılarının yapmadığını mahkemeler yapmak zorunda kalacaktır. Bu ise, iddianamenin iadesi kurumunun getirilmesindeki nihai amaca ulaşmamıza engel olacaktır. Bundan dolayı, C. Savcılarının sayısı ve niteliğinin artırılması için çaba gösterilmesi gerekmektedir. Uygulamada C. Savcılarının gerek hukuk eğitiminin zayıf olması gerekse iş yoğunluğu gibi nedenlerle etkin soruşturma yapamadıklarını görmekteyiz. Bu ise, sistemin iyi çalışmamasına neden olmaktadır. Tavsiyemiz, işin mutfağı olan soruşturma evresi sonunda C. Savcısının lezzetli bir yemek sunmasıdır.

Ceza muhakemesi temelde soruşturma ve kovuşturma evresi olmak üzere iki, CMK m. 174’te iddianamenin iadesi kurumunun getirilmesiyle oluşan ara muhakeme evresiyle birlikte üç evreden oluşmaktadır. Bazı yazarlar tarafından iddianamenin mahkemeye verilmesinden, mahkeme tarafından kabul edilene kadar geçen süreci ara muhakeme olarak; kimi yazarlarsa bu süreci “iddianamenin değerlendirilmesi evresi/ön inceleme evresi” olarak nitelendirmektedir. Başka bir ifadeyle, öğretide bu sürecin hukuki niteliği tartışmalıdır.

İddianamenin iadesi kurumu ile birlikte, kamu davasını açma görevinin kime ait olduğu hususu da tartışmalı hale gelmiştir. CMUK döneminde tartışmasız bu görev C. Savcısına ait iken, yeni sistemde bu sorunun cevabı tartışmalı hale gelmiştir. Kamu davasını açma görevinin halen C. Savcısında olduğunu belirten görüşe karşı, artık kovuşturma evresinin iddianamenin kabulü kararı ile açılacağı, bu yetkinin ise mahkemede olduğunu savunan karşı görüş bulunmaktadır.

İddianamede şüphelinin kimliği, müdafi, maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliği, mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanuni temsilcisi, açıklanmasında sakınca bulunmaması halinde ihbarda bulunan kişinin kimliği, şikâyette bulunan kişinin kimliği, şikâyetin yapıldığı tarih, yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddeleri, yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri, yargılamayı yapacak mahkemeyi ve kişiye yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddelerinin gösterilmesi gerekir.

Şüphelinin kimliği belirli değilse iddianame düzenlenip düzenlemeyeceği tartışmalıdır. Bir görüşe göre, şüphelinin kimliği tespit edilemese dahi geçici kimlik ile iddianame düzenlenebilir. Diğer bir görüşe göre ise, adli makamların mutlaka şüphelinin kimliğini tespit etmesi gerekir. Aksi halde iddianame düzenlenemeyecektir.

İddianamede suçun işlendiği yer ve zamanın belirtilmesi zorunludur. Çünkü suçun işlendiği yerin belli olması, söz konusu olayın başka olaylar ile karıştırılmasını önleyecek ve bu sayede maddi gerçeğe ulaşmaya katkı sağlayacaktır. Ancak, bazı durumlarda (örneğin örgüt suçlarında) suçun işlendiği tarihin “2017-2019” şeklinde belirtilebilir. Bu hususta iddia makamının çok hassas davranması gerekecektir. Aksi halde, ilgili suç fiilinin başka olaylar ile içe içe girerek hatalı değerlendirme yapılmasına neden olabilecektir.

İddianamede yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır. İddianamede belirtilen suçun gerçekleştiğinin hangi delillere dayanılarak kanaate varıldı ise, ona ilişkin bir tartışma bölümüne yer verilmelidir. Bu durum, yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddeleri ile bağlantılıdır. Yine iddianamenin sonuç kısmında şüphelinin lehine ve aleyhine olan hususların ileri sürülmesi de gerekir. Bu noktada hukuka aykırı delillerin iddianame dosyasına girip girmemesi gerektiği tartışmalıdır. Öğretide ağırlıklı görüş, hukuka aykırı elde edilen delilin iddianamede açıkça gösterilmesi, ancak değerlendirilmeye alınmaması gerektiğini belirtmektedir. Ancak bizim de iştirak ettiğimiz azınlık görüşüne göre ise, bir delil hukuka aykırı olarak elde edilmiş ise, iddianameye hiç konulmaması gerekir. Çünkü yeterli şüphe derecelendirilmesinde dikkate alınmayacak olan bir delilin iddianamede bulunmasına da ihtiyaç yoktur.

Leave a Reply

    Subscribe to our newsletter